Son güncellenme :07.02.2017 15:56

Anasayfa > Yazarlar > Altınova’daki “Çift Başlı Kartal” ve düşündürdükleri…

07.02.2017 Sal, 15:56

“15 Temmuz darbesi başarılsaydı tüm değerlerimiz ayaklar altında kalacaktı” demek yanlış bir değerlendirme olmasa gerektir.

Çok geç tanıdığım değerli arkadaşım HALİL GÜR, Altınova Kadı Camii’nde (Küçük Cami) mevcut “çift başlı kartal” tezyinatının akıbetini AYVALIK Dergisi’nde soruşturunca, daha önce yaptığım bir çalışmayı hatırladım. Konunun bizi ne kadar ilgilendirdiğini bilmek ve tarihsel özelliklerimizi ısrarla tekrarlamak zorundayız diye düşündüm. Çünkü simgelerden, motiflerden korkan OrtaÇağ zihniyeti, bir takım lâf cambazlıklarına, uydurma tanımlara dayanarak Türklere ait fevkalâde ciddî tarihsel mirası, “geçmişimizi İslâmiyete uydurmak”(?) gibi bir anlayışla akıl almaz adımlar atmaya niyet etmektedir. Üstelik de Hıristiyan dünya ile işbirliği yaparak… Dolayısiyle emperyalist emellere ve onlara alet olanlara verilecek en küçük tavizin, arkası kesilmeyen isteklere gebe olduğunu hatırlatmak başlı başına bir görev oluyor:

KONUNUN KÖKLERİ NEREDEDİR ve de Batılı Kaynaklar Ne Diyor?

Burada kısaca özetlemek gerekirse, insanlığın liderlik etmek, hegemonya kurmak üzere şekillenen eylemindeki temel amaç bugüne kadar pek değişmemiştir: Kendi sosyo-politik yapılanmasını kabul ettirmek… Nitekim “emperyalizm”in kökleri, yaklaşık 4000 yıl öncesinde başlayan en-eski kolonyalizmde mevcut kendine benzetme (kolonlaştırma) güdüsüne dayanır. Temelinde, “esas insan benim; kuralları ben koyarım” şeklinde formüle edilebilecek bir gurur ve “delikanlılık” hali vardır. Bunu antik Grek ve Yahudi göçmenler ulaştıkları sahil kentleri ile akarsu kıyılarında kurdukları kolonilerde uygulamışlar ve direnenleri de üstün savaş güçleri sayesinde yoketmişlerdir. (Meselâ Anadoluda 3 ayrı yerde bulunan Ereğli’yi de, en-eski Heraklea adını düşünerek kolonici Herkül’e nisbetle anabiliriz). Bir başka deyişle bu en-eski kolonyalist yaklaşımda, işgal edilen bölgenin sömürülmesi yani ekonomik değil, “efendilik” dürtüsü baş rolü oynar… Daha sonraki yüzyıllarda bu aşırıklar aşınmış ve meselâ Büyük İskender gibi kolonyalistler düşman kabul ettiklerini altettikten sonra gittikleri ülkelerin, bölgelerin kutsallarını, sembollerini benimseyerek yöre halkını yanlarına çekmişlerdir. Hatta zaman içinde onların arasında erimişlerdir.

Günümüz dünyasında ise bu eski usül “delikanlılık”tan vazgeçilmiştir ama düşüncenin temel yapısında ve hedefinde bir değişiklik yoktur: Kendi düşünce sistemini egemen kılmak!.. Artık, dünya tarihinin en-eski dönemlerinden dersini alan emperya­lizm, gümrük korumacı, yeraltı-yerüstü zenginliklerini sakınan millîci “ulus devlet”lerin direncini kırmak üzere o ülkelerim insanlarını kiralıyor. Ülkeye özgü sosyo-ekonomik-politik yapıyı bozarak ülke insanının saygı duyduğu kutsallarla, değerlerle oynamakta, hatta onları yağmalamakta bir beis görmüyor. Üstelik bunları o ülkelerin insanlarına yaptırıyor; sonra da “bunlar ne kadar barbar” diyor… (Pakistan’daki—dünyada örneği olmayan—50 metrelik Buda heykelinin patlatılarak imhası, dünyanın en zengini olan Irak müzesinin yağmalanıp soyulması, Suriye’nin antik Palmira kentinin yıkılmaya çalışılması bunlara örnektir). Ne var ki bizim gibi Batı hayranlığı zirve yaptığı için ruhunu ve vicdanını Atlantik-ötesi güçlere ipotek ettirmiş insanların cirit attığı, ama daha önce emperyalizme karşı amansız bir kurtuluş savaşı da vermiş ülkelerde işler biraz daha zordur. (Tabii bir de Atatürk meselesi vardır ki çok sıkıcıdır)… Bu noktalarda emperyalistlerin daha incelikli davranması icabeder… Kutsalların ve değerlerin yumuşak yumuşak elden çıkartılması için düşünülüp taşınılması gerekir. İşte, meselâ bozkurt gibi kartal da bizim için böylesi değerlerden biridir.

“Kartal motifli logo Türkleri tam anlamıyla yansıtmıyordu. Kartal Türk­lerde yalnızca Selçuklu döneminde kullanıldı. Bunun dışında kartal özel­likle Bizans’ı temsil eder. Ayrıca Almanya, ABD gibi pek çok ülkenin de simgesi, ama Türklerin değil. Türkiye’nin çağdaş yüzüne daha yakışacak ve Türkleri daha iyi ifade edecek bir logo arayışına girdik.” [Türk Tarih Kurumu eski başkanı Prof Dr MEHMET METİN HÜLÂGÜ – Hürriyet Gazetesi.]

Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü üzere, 2013 yılının Temmuz ayı sonunda Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Bay Hülâgü, 1931’de kuru­lan TTK’nın kendisine sembol (şimdiki ifadesiyle “logo”) olarak seçtiği çift başlı kartal simgesinden vazgeçileceğini belirtti. Bunun sebebini ise, tarihte sadece Selçuklular zamanında, yani dar bir zaman aralığında kullanılmasına bağlıyor. Özürü kabaha­tinden büyük olduğu için Bizans’ın ve sonra da ABD ve Almanya’nın onu sahiplenmesini mazeret olarak ileri sürüyor. Yani sayın profesör bizim kartalı batılılara hediye etmeyi aklına koymuş; veya TC’nin de simgelerinden biri olan kartalı batılılar bizden resmen ama gizlice istemiş… Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı Sa­yın Yusuf Halaçoğlu da haklı olarak,

“Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nu kurduğunda, ‘Türklerin tarihi sadece Osmanlı ve Selçuklular’dan ibaret değildir. Tarih boyunca ne zaman bir Türk devleti yıkılsa yeni bir Türk devleti kurulmuştur’ vurgusu yapmıştır. Bu Türk devletlerinin sembolleri de günümüze kadar hep devam etmiştir. TTK’nın bugünkü logosu Atatürk zamanında konan ve Selçuklular’ı tem­sil eden çift başlı kartaldır. Eğer logoyu değiştirirlerse yanlış olur, sıkıntı meydana gelir. Değiştirebileceklerini sanmıyorum. Değişiklik yaparlarsa da yanlışlık mahkemeden geri döner. . .” demiş. Yani işi yargıya taşımakta kararlı…

Diğer yandan—bugünlerde çok moda bir söylem olan—“Türkiye’nin çağdaş yüzü” ifadesi ile kastedilenin ne olduğunu düşünmeden edemiyorum; çünkü ortada bir çağdaşlık göremiyorum. (Hele ki ırza geçme ve evlenme yaşının daha da aşağı çekilmesi için arslanlar gibi mücadele verildiği günümüzde)… Sayın profesör, çağdaş yüzümü­zün ABD ve Almanya’dan daha ileride olduğunu, böyle eski-püs­kü sembollere yüz vermemek gerektiğini buyuruyor. Dolayısiyle de kartalın o geri kalmış batılı ülkelere hibe edilmesinde bir beis görmüyor. Tam bu noktada “bukadar cehalet, ancak bukadar tedrisatla mümkündür!” özdeyişini hatırlıyorum. Çünkü, son za­manlarda “Avrupamerkezci” Wikipedia bile hakkımızı teslim ederek çift başlı kartalı en azından Büyük Selçuklu’ya bırakmaya hazır görünmekteydi. Wikipedia.Org’un, İngilizce “Seljuk Dynasty” veya “Seljuk Empire” maddesinde çift başlı kartalın Selçuklu arması olduğunu kabul etmiş. Oysa aynı Wikipedia.Org sitesinin İngilizce “Double-headed Eagle” (Çift Başlı Kartal) maddesine bakarsanız, tamamen farklı bir durumla karşılaşırsınız; çünkü sitede yeralan maddeler farklı görüşlerde olan kişilerce yazılmaktadır: Orada, Bizans ile Selçuklu karşılaştırılırken, Selçuklu’nun çift başlı kartalı Bizans’tan bir yıl sonra aldığı ima ediliyor ama Bizans’ın onu kullandığına dair bir işaretin de bulunma­dığı üstü kapalı bir şekilde söyleniyor… [Yani Bizans 1057’de kullanmış; Konstantiniyye’den kopup gelen Selçuklu atlısından haberi kapan Tuğrul Bey, hemen ertesi yıl Bağdat’ta çift başlı kar­tal bayrağı çekivermiş… Sırf taklit yani…

İşte tam da bu noktada simgeler, motifler, renkler ve desenler gibi konularda tabii ki en güvenilir kaynak olarak uzman Masonları dikkate alacağız. Ni­tekim, aynı süreçte çift başlı kartalı benimseyenlerin örgütünden olan “Büyük Üstad” Mollier de, Alâeddin Keykûbat dönemiyle birlikte bu simgenin kumaşlara, taşlara, duvarlara ve Kur’an sayfa­larına işlendiğini söylemekle kalmıyor. Makalesinin 7. sayfasın­da daha eskilere ait bir paranın üstündeki resmi koyarken, Roma İmparatorluğu’nda eski zamanlardan beri kartal simgesinin bilindiğini, ama “çift başlı kartal”ın ancak Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda ve en erken 2. Theodoris Laskaris zamanında, (yani 1254’ten sonra) kullanıldığını belirtiyor. Meselâ Artuklular gibi birinci sınıf eserleriyle bilinen Türklerin duvarlara, halılara, kumaşlara, paralara işlediği bu motifin tüc­carlar, askerler ve gezginler tarafından Bizans’a taşınarak onlara ilham vermiş olabileceğini söylüyor. Dolayısiyle, Avrupa’ya Bizans üzerinden taşınan çift başlı kartalın da çok daha sonraları Batılılar tarafından benimsendiğini vurguluyor.

1228-29 yıllarında yapılmış olan Sıvas’ın bugünkü ilçesi Div­riği’deki Ulu Camiin giriş kapısı yanına nakşedilmiş müthiş oymaya dikkat edelim. Üstelik o cami ve yanındaki hastanesi (külliye) doğrudan Selçuklulara da ait değil­dir; Mengücek Oğulları’ndan Ahmed Şah ile karısı Turan Melek tarafından inşa ettirilmiştir. Kartal’ı Avrasya steplerinden getiren Türklerin, 13. yüzyıl başında kondurduğu bu simge zamanında henüz Bizans’ın çift başlı kartalı ortada yok­tu; daha elli yıl da olmayacaktır… Üstelik, Batı dünyasının kendi kaynakları da üstü kapalı şekilde, ilk kez Hindistan’ın, Mezopotamya’nın ve Anadolu’daki Hititler’in kullandığı bu simgenin Türkler tarafından yeniden keşfine dair bilgi vermektedirler. Bir başka deyişle olay tam tersinedir: Çift başlı kartalı—hayranlık duyarak—Türklerden çalan Bizanslılardır

Ayrıca, Sayın TTK başkanı “Selçuklular zamanında” diyor ama sadece Selçuklular tarafından kullanılmış olsaydı pek mesele yoktu. Çift başlı kartal amblemi başka Türk hükümdarları tarafından da 1200’lü yıl­larda kullanılmıştır. Zengîler ile aynı bölgelerde hüküm sürmüş Artuklular buna örnektir. İnternette çift başlı kartal diye yazıp gezinerek yapılacak yarım saatlik bir araştırma sonucunda, ben nasıl bulduysam, herkes de bunları saptayabilir. Solda gördüğünüz para Zengîler dönemine ait; Hicrî 606 (1209-1210)’da Sincar bölgesinin Atabeki olan Kutbed­din Muhammed bin Zengî tarafından bastırılmış (kestirilmiş). Sağdaki ise daha yeni: Ünlü Artuklu Türk­men başbuğu ve Hânedânın Hasankeyf ve Amid kolunu yönetmiş olan Nasıreddin Mahmud bin Muhammed’in hüküm sürdüğü 1213-1214 (Hicrî 610) yılına ait.

 

SONUÇ OLARAK…

 

Herhangi bir tarihsel konuda yeni bir yol açmaya/bulmaya kalktığınız zaman, işin so­nunun da nasıl geleceğini önceden net olarak kestirmeniz gerekir; çünkü benim gibi ümmî birisi çıkarak saf saf başka sorular da yöneltebilir… Meselâ: Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’ndan kalma onbinlerce, hatta belki de yüzbinlerce—bronz, altın, bakır ve gümüşten kesilmiş olan—sikke (madeni/metal para) bulun­muştur. Ne var ki sikkelerin üstünde sadece haç, kral başı, dinsel sözler, vb. değil, at, hatta balık figürüne dahi rastlanmıştır ama herhangi birinde değil çift başlı, tek başlı kartal olanı bile yoktur… Son dönemlerde bir tane bulundu zannedenler ise hayal sukutuna uğramıştır; zira paranın Bulgarlara ait olduğu açıktır. Aksilik bu ya, Bulgarlar da bize 3000 yıl öncesinin Asyasından akrabadır

Gazali’yi kendine rehber edinen Sayın önceki TTK Başkanı’nın Türklerin tarihi üzerine neler bildiği hususu karanlıkta kalmaktadır. Diğer yandan İngiltere’nin,—MI6’ya da kaynak sağlayan—“Hindistan Büro­su”nda staj yapmış ve haklarında kitaplar dolusu ilgi gösterdiği Abdülhamid ile Vahi­deddin’den öncesine dair Osmanlı tarihi hakkındaki bilgisinin ne olduğu hususunda da mâlûmat edinemediğimiz Sayın önceki TTK başkanının Curriculum Vitae’sinden “tarihçi” olduğu belirtiliyor; ama biz yine de anlamakta güçlük çekiyoruz. Çünkü herhangi bir eski öğrencisinden isteseydi kolayca bulabileceği yukarıdaki bilgi ve belgeye ulaşmayı akıl edememiş. Veya son 50 yıldır âdet edinildiği gibi kariyerini Avrupa ve Amerikalı uzmanların himayesine borçlu olanlardan birinin de kendisi olduğu anlaşılıyor. Bekle­yip göreceğiz: Bakalım kendilerinin veya emirlerini beklediği makamların “Türkiye’nin çağdaş yüzüne daha yakışa­cak” olan amblem tasavvurları neymiş; ya da gerçekten Türklere ait bir tasavvurları var mıymış?..

Bütün bu nedenlerle, Türkiye’nin en batı uclarından biri olan Altınova’daki bir camide eğer çift başlı kartal simgesi varsa ve ortadan kaybolduysa, bu sadece Ayvalık’ta yaşayanları değil ülkenin bütünlüğüyle ilgili olan herkesin sorunudur; sorunu olmalıdır diye düşünmeden edemiyorum…

 

[BİZİM AYVALIK Dergisi’nin 9 Kasım – 29 Aralık 2016 tarihli 12. sayısından.]

 

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu yazıya yorum yapmak için yetkiniz yok.